üzerinde doğru şekilde düşünüldüğü takdirde insana çok şey öğretiyor bence, fakat düşünülebilecek belki de en hassas ve en derin konu olduğu için ihtiyatlı yaklaşılması gerektiği fikrindeyim.
ihtiyatı bir kenara bırakırsak eğer, nedense bana erken ulaşacağını hissediyorum ölümün. kendimi bundan 30 yıl sonra hala yaşıyor olarak hayal edemiyorum. sanki göğsümde atan kalp zamanla yoruluyor, yıpranıyor, tükeniyor, bir noktada tamamen pes edecek gibi geliyor. bir gün gelecek ve kendimi tüketmemin sonuçları beni yakalayacak, ben biteceğim ve perdeler kapanacak. bunun ağırlığı zaman zaman üzerime çöküyor ve yalnızca bir kuruntu mu yoksa öngörü mü bilemiyorum, belki de başka bir problemimin tezahürüdür. her halükarda şuanda yaşıyorum ve o yüzden korkulacak birşey yok. (bkz: ben varsam ölüm yok ölüm varsa ben yokum)
son zamanlarda bende anksiyetesi oluşan olay, depremden beri yaşadığım her kayıpta yeni baştan alışmaya, hazmetmeye çalışıyorum ve aldığım ölüm ve hastalık haberleri beni buna -umduğum gibi- alıştırmaktan çok iyice germeye başladı, bir sabah uyanıp da anne babanın çocukluğunda hatırladığın kadar genç olmadığını fark etmek gibi bir his. tuhaf.
Ne zaman genç birinin ölüm haberini alsam aklımda teomanın çoban yıldızı çalar
Yüzme bilmeden daha Deniz görmeden Hiç güneşte yanmadan Şimdi ölmek istemem Daha hiç gülmeden
Çocukluk arkadaşım dün henüz 20 yaşındayken vefat etti. Samimi değildik, en son 10 yıl önce görmüştüm. Yine de içim burkuldu.
Herhangi bir inancım yok, insanın öldükten sonra bir yere gittiğini de düşünmüyorum. Ancak ailesinin nasıl hissettiğine dair sevdiklerim üzerinden empati yapınca... Bir gün yeniden bir yerlerde buluşacağımız ümidi olmasa muhtemelen delirirdim, gerçekten çok zor.
Hepimiz birer istatistiğiz, o da bir istatistik oldu. Anılarımda hep çocuk, hep de çocuk kalacak. Yattığı yer incitmesin, umarım insan ölünce bir yere gidiyordur ve umarım şimdi gittiği yerde mutludur.
Çok yoğun bir nöbet sabahıydı. Tam devir saati genç yaş bir hasta,otuzlarında belki kırklarında arrest olarak geliyor. Yaşından ötürü saatlerce Uğraşıyoruz çabalıyoruz. Bir ara dönüyor hasta. Sonra bakıyoruz İki saniye ritim dönse üç saniye gidiyor. Ekibi çağırıyoruz dışarıda bekletiyoruz. O an bir telefon geldi 112den. Bir arrest daha geliyormuş.Bu sefer yaşlı bir hasta, seksen küsürlerinde. Bilinen birçok hastalığı bir poşet ilacı var belki. Kırmızı alanda tek sedyemiz tek monitörümüz var. Sedye çekiyoruz ayarlıyoruz. Aynı anda iki arreste müdahale ediyoruz. Çok değil belki 10 dk belki 15 dk sonra amca döndü. Genç hastayı kaybettik. Dışarıda bekleyen helikopter ambulans ekibi amcayı alıp götürdü hemen. Normalde helikopterin gelmesi 45 dk. Demem o ki Ölüm kapıda bekleyen davetsiz bir misafirken yaşamak biraz da şans işi.
Evet arkadaşlar müjdeler olsun ki ölüm ölmüştür. Bundan vakit ölüm yoktur, sonsuz bir diriliş kalmıştır avuçlarımızda. Bir avuç deli(!) ölüme kıymıştır. O haşmetli ve bir o kadar korku salan ölüm boynunu bükmüş saygı ve minnetle can vermiştir.
katılımsız bir cenaze, üstelik ölüsü yeryüzünde… bu kadar güzel entrynin yanında benimki ev köpüşü princessin yanındaki sokak köpkesi garip gibi hissettirdi ahshahsahaha
Kabullenmesi Benim için çok zor, bu nedenle cenazelere ve mezarlığa da gitmiyorum. Bu olay olmamış gibi düşünüp devam etmeye çalışıyorum. Hayatımda yer edinmiş iki kişiyi kaybettim şimdiye kadar, ikisinin de mezarına ve cenazesine gidemedim. Hayattayken Yaşadıkları yere gidemedim, gidemedim çünkü bunu kabul etmek istemiyorum. Onların orada olmadığını ve bir daha hiçbir zaman orada olmayacaklarını görmek istemiyorum. Bunun gerçekliğiyle yüzleşmek istemiyorum, korkuyorum.
Bu olayın bir gün hepimizin başına geleceği ve öleceğimiz gerçeğinin bizi delirtmiyor oluşuna hep çok şaşırmışımdır fakat yakın zamanda şuna benzer bir şey okudum: Herkesin ölecek olmasının ve tabii ki bunu düşünen kişinin de o “herkes”e dahil olması düşüncesinin kişiyi delirtmemesi garip değil; asıl dünya üzerinde bir tek sen ölecek olsaydın, diğerleri ölümsüz olsaydı ve bunu bilseydin? İşte o zaman delirirdin. Gerçekten, o zaman görürdüm nasıl çıldırır bir insan.
bu konuda dead poets society'den alıntı yapmak istiyorum. "sizlerden pek de farklı değiller, öyle değil mi? sizin şu an kendinizi hissettiğiniz gibi, yenilmezler. dünya onların istiridyesi. kaderlerinde büyük işler başarmak olduğuna inanıyorlar, çoğunuz gibi. umut dolu bakıyorlar, tıpkı sizin gibi. yapmaya güçlerinin yettiği şeylerin bir zerresini bile hayatlarında yapmak için iş işten geçene kadar beklediler mi? çünkü beyler, bu çocuklar şu anda nergis çiçeklerini gübreliyor. yakından dinlerseniz size vasiyetlerini fısıldadıklarını duyabilirsiniz. 'carpe diem.' "
Geçmiş olsun sokratesla, covid geçirdikten sonra cidden ben de değiştim ölüm gerçeğiyle bu kadar yüzleşmemiştim nasılsa öleceğim bir gün diyerek yapmak isteyip yapamadığım yada ötelediğim şeyleri yapmaya başladım
Sadece hayattakilerin canı acırdı. Öldükten sonra acı duyulmazdı. Ölmek, uyumak demekti. Durmak, istirahat etmekti. O halde neden ölmeye razı olmuyordu?
sebebim belki bir hastalık belki de bir kaza olacak. vaktini ne ben değiştirebilirim ne çevremdekiler. bu hayatın en gerçeği ve ben ne sıklıkla hatırlıyorum. hatırladığımda daha gencim deyip savuşturuyor muyum ya da bugün son günümse ne yapardım mı diyorum. bu bilinçle hareket etmek olgunlaştırıyor bence insanı, her an ölümü ensende hissetmek ve ona göre yaşamak. 'bir okulsa hayat, müfredatın en önemli dersidir ölüm.' diyor kemal sayar. bu dersi teorikte bırakmayıp hayata da geçirmek dileğiyle. :)