bir şey itiraf et

lygt
hayatım boyunca insanları dinleyen, onlar anlayan ve zor dönemlerinde onlara destek olmayı başaran (en azından özveriyle deneyen) birisi oldum, insanları anlamak konusunda ilginç bir yetiye sahiptim hep, onları kendilerinden bile daha net görürdüm, kendilerinin bile farkında olmadığı bilinçaltlarındaki duyguların ve düşüncelerin farkında olurdum yani. (medyum olduğumu ya da zihin okuduğumu filan iddia etmiyorum, sadece insanları okuma konusunda iyiyim)

yakın zamanda kendi hayatımda böyle birisinin olmadığını farkettim. ben birisiyle konuşurken onun tepkilerinden bile modunun nasıl olduğunu sezebiliyorken kimse benim ne hissettiğimi ben söylemeden anlamıyor sanki. ben derdimi anlattığımda kimse bana seni anlıyorum demekten fazlasını söyleyemiyor, kimse bana duygularım hakkındaki yorum ve içgörülerini paylaşamıyor. bana sen aslında şu yüzden bu haldesin, sen aslında şundan korkuyorsun diyemiyor kimse. üzgünken bile kendi psikologluğumu (!) bir sekilde benim yapmam gerekiyor adeta. kendi hayatımda bir ben yokum ve bu beni çok yoruyor. belki de sorun çevremdeki bana benzeyen insan eksikliği değildir, kendi hayatımdaki ben eksikliğidir, özsevgi, özsaygı vs eksikliğidir. bilemiyorum...

şehri tanımak

dbb
Random yerlerde otobüsten inip beğendiğim sokaklardan ilerlemek, aklımdan haritalarını çıkarmak gibi bi hobim vardır. Amaç: yavaş yavaş tüm ara sokaklara ve şehire hakim bi komiser nevzat karakterine dönüşmek.

yazarların en sevdiği grup

dbb
lisenin başlarından beri chase atlantic. o dönemler yakın arkadaşlarımdan biri çok severdi beni de tanıştırmıs bulundu. test kitaplarımın orasına burasına şarkı sözlerini yazardım, graffitisini bile yapmışlığım var. akıl başa sonradan geldi maalesef. yine aynı dönemlerde hoşlandığım çocuğun efendim- rıza tamer ithafına phases- chase atlantic cevabını vermiştim şeklinde hatırlıyorum, durum grubu özümseme seviyemi açıklıyor galiba. şimdi bakınca popüler şarkılarının sözleri biraz ergen geliyor mu? evet. beatleri, sözleriyle muhteşem isleri var mi? yine evet. yeni albüm yakında geliyor da seviyorum sayın yargıç.

kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım

lygt
oğuz atay'ın tutunamayanlar kitabından bir alıntıdır. yapamayacağına inandığı için yapmayı denememek bir insanın kendine yapabileceği en büyük kötülüklerdendir bence, aslında mümkün olan bir ihtimali korkudan dolayı harcamış olmak o şeyi deneyip başaramamaktan daha üzücü gelir bana. hoş, hemen hemen her gün bilinçaltımda bu üzüntüyle yaşıyorum. sanırım kırmam gereken döngülerden birisi de bu.

modern insanın en büyük problemi

lygt
bir anda yok olamamak. 1000 sene önce aniden evden çıkıp gidebilirdiniz ve bir daha kimse sizi bulamazdı, bambaşka bir ülkede bambaşka bir hayat kurabilirdiniz ama günümüzde hakkınızda kayıp ihbarı çıkmadan ya da polis çevirmeden sınır kapısına bile ulaşamazsınız. büyük bir eksiklik bence, insan yorulduğu zaman bir süreliğine de olsa bırakıp gidebilmeli (bkz: her şeyden bıkmak).

fitzpatrick skalası

gri
derma stajının bana kattığı şeylerden biridir.

cildimin tip 2 olması sebebiyle güneşte birkaç saat durmam cızbız olmam için yeterli. güneş kreminin neden işe yaramadığını hep merak ederdim.

cildi tip 1 ve 2 olan kardeşlerim, saklanın. gerçekten bak. dışarıya bir saat çıkıp giriyorum, kollarım yağda hafif ölmüş soğan gibi zonk zonk pembe pembe. bir kolluk diktiriyorum şimdi, şiddetle tavsiye ederim. ama bence bol olmasına ve içine rüzgar girebilecek olmasına dikkat edin, cızbız olmayayım derken haşlanmayın. aynı sebeple pamuklu kumaş da tercih etmemenizi öneririm.

nsw kanser enstitüsü, tıklayarak cilt tipinizi ve nasıl korunacağınızı öğrenebilirsiniz






halkbank uydu şube

gri
sıranın asla size gelmediği tek yerdir.

ne zaman gitsem bomboş olsa dahi usulen bi sıra numarası alırım. 5 dakika sıra bekleme role playi yapar, sonra favorim olan soldan 2. bankacıya "müsait misiniz?" diye sorarım. tabii ki müsaittir.

tüyo: hastanenin 2. en serin yeridir. sıcaktan bayılmak üzere olduğunuzda girip siz de 5 dakika sıra bekleme role playi yapabilirsiniz

mezuniyet balosu

ruhsuz
Balonun sonlarına doğru üşüyüp üzerime şal atmam hasebiyle 'görümce' ye benzemiş olsam da hayatımda kendimi gerçek bir prenses gibi hissettiğim yegane anlara sahip etkinlikti.

(Önceki hafta enfeksiyon serviste tuttuğum 3 nöbetten sonra üsye kapmıştım ve aslında çok hastaydım)

acı eşiği

lygt
basitçe birinin bir ağrıya gösterebildiği tolerans olarak tanımlayabiliriz sanırım. bilindiği gibi herkesin acı eşiği birbirinden farklıdır, bunu gündelik hayatta da rahatça gözlemleyebiliriz. "acı" kavramını fiziksel bağlamının dışında ele alırsak da yine sonuç değişmiyor bence. hepimiz farklı şeylere üzülüyoruz, kimisi için dünyanın sonu olan bir durum kimisi için sıradan bir salı akşamı olabiliyor; geçmişte deneyimlediğimiz acılara göre acı eşiğimiz de değişiyor. dün üzüntüden ağladığımız günler bugün özleminden ağladığımız dünlere dönebiliyor mesela. herkesin hayatı birbirinden daha farklı geçiyor, o kişi neler neler tecrübe etmiş (ya da etmemiş(!)) dışarıdan asla anlayamıyoruz.

kimi insanların dert ettikleri durumları gördüğümde yine de istemsizce şaşırırım açıkçası, "bunu mu kafaya takıosun gerçekten" diyesim gelir hatta, o derece küçük görünür gözüme. bir başkası için de benim dertlerim öyledir muhtemelen, o yüzden kıyas yapmamak en iyisi.

neden bekliyorsun?


bu sözlük, duygu ve düşüncelerini özgürce paylaştığın bir platform, hislerini tercüme eden özgür bilgi kaynağıdır.
katkıda bulunmak istemez misin?

üye ol