robin williams ve robert de niro'nun izlemesi keyifli bir doktor-hasta (bu tanım da ne kadar doğru bilemedim şimdi) filmi. yazarları doktor veyahut adayı olan sözlük üyelerinin izlemesini tavsiye ediyorum. gerçek hayat öyküsü olması da filmi izlemeyi daha keyifli kılıyor.
kısaca anlatmak gerekirse yeni geldiği hastanede çocukken kaptıkları bir virüsten olduğu sanılan hastalığa (ensefalit) sahip kişiler vardır. diğer doktorların dikkate almadığı şeyler keşfeden yeni doktorumuz bu hastaları kurtarmak için ilaç denemesi de yapar ve film devam eder..
spoiler vermemek için merakı arttırayım dedim. gerisi sizde artık
gece gelen aydınlanmayla derin düşüncelere daldım. bizim eğitim sistemimizde birinci sınıftan itibaren bu sınav için yatırım yapılıyor. anasınıfında sorulan sen büyünce ne olacaksın sorusunun cevabı burada, hayatının 40 yılını geçireceğin uğraş burada. annenin çocuğuna öğrencilik hayatı boyunca sabah kalkıp kahvaltı hazırlaması, babanın her pazartesi bıraktığı harçlıklar burada. gel gör ki bakıyoruz her sene yks net ortalamalarına akıl alır gibi değil. hobi niyetine girenler var doğru da bu kadar düşük olması normal değil. 1 net 3 net... eğitim sistemine ayrılan bütçeler, öğretmenlerin çabası, ana-babanın emekleri. bilemiyorum.. insanlar bu sınav için on iki yıl oyalanıyor gibi hissediyorum
Sevgi
Kim iyi kim kötü, öte pencereden edinilen fikirler mi öngörü ya da sualin öznesi kim değil de ne mi, belki böylesi daha temkinli..
Kesinlikle benimkiler değildir.
Bu gecenin tam zıttı bir şarkı ama olsun :)
finalden sonra kesinlikle izleyeceğim söz
ey
ne zaman yapılırsa yapılsın dinlenme tesisinin yanındaki benzinlikte rüzgardan ve soğuktan donmamanızın imkanı yok
bilsen sensiz nasıl yaşıyoruuuum
Sahil kasabalarıyla ünlü bölgemiz.
Size bol bol zeytinyağı, üzüm bağı ve deniz kum güneş üçlüsünü vadediyor.
Size bol bol zeytinyağı, üzüm bağı ve deniz kum güneş üçlüsünü vadediyor.
Üzerimize giydiğimiz şeyler biz fark etmesek dahi kişiliğimizi yansıtırlar. Kimse doğduğu yüzünü, boyunu, şeklini seçemez ancak giydiğimiz her şey tamamıyla bizden gelen seçimleri yansıtır. Dolayısıyla bizi gören insanlar için bir izlenim oluşturduğu gerçeği inkar edilemez. Çok basit bir iş gibi görünse de elde olan kıyafetlerimize düzenli olarak ütü yapmak bile duruşumuzu daha kaliteli bir hale getirir. Dışarıdan bakanlar için sosyoekonomik düzenimiz daha yüksek gösterir.
Kıyafetler ile sosyoekonomik düzeyi yükseltmek basit bir illüzyondur. Yeni kıyafetlerimiz olmasa dahi elde olanları ütüleyerek kullanmak, uzun ya da bol gelenleri daraltmak veya pens attırmak yani aslında kıyafetlerin bizim için dikilmişçesine bedenimize uygunluğu görsel olarak daha şık olmamızı sağlar. Yine aynı şekilde bir kıyafeti beğendiğiniz için almaktansa beden formunuza göre, dikiş ve kumaş kalitesine göre almak beğendiğiniz kıyafetin üzerinizdeki duruşundan çok daha kusursuz olabilir. Bu nedenle ilk başta beğenmediğiniz kıyafet diğerlerinden daha çok beğendiğiniz bir parça haline gelebilir.
Yüksek fiyatlı markalar yüzünden uygun fiyatlı seçeneklere yöneldiğiniz için kötü görünüyor hissine kapılıyorsanız da bu dönemde artık bunun mümkün olmadığını söyleyebilirim. Lcw, koton, defacto gibi gayet güzel tasarımlı ve kaliteli ürün skalasına da sahip olabilen markalar dahi artık online satışta çoğu üründe indirim yapıyor. Aynı zamanda trendyolmilla markası da uygun fiyatlı ve kaliteli ürünlere sahip. Yorumlara bakarak ürünleri seçmek mağazaya gitmekten daha pratik oluyor üstelik. Hem lcw, koton indirimlerinden hem de trendyolmilla'dan alışveriş yapan birisi olarak söylüyorum, çoğu ürünü aldığım fiyat pazarlarda da somut mağazalarda da bulabileceğimden çok daha uygundu.
Kıyafetler ile sosyoekonomik düzeyi yükseltmek basit bir illüzyondur. Yeni kıyafetlerimiz olmasa dahi elde olanları ütüleyerek kullanmak, uzun ya da bol gelenleri daraltmak veya pens attırmak yani aslında kıyafetlerin bizim için dikilmişçesine bedenimize uygunluğu görsel olarak daha şık olmamızı sağlar. Yine aynı şekilde bir kıyafeti beğendiğiniz için almaktansa beden formunuza göre, dikiş ve kumaş kalitesine göre almak beğendiğiniz kıyafetin üzerinizdeki duruşundan çok daha kusursuz olabilir. Bu nedenle ilk başta beğenmediğiniz kıyafet diğerlerinden daha çok beğendiğiniz bir parça haline gelebilir.
Yüksek fiyatlı markalar yüzünden uygun fiyatlı seçeneklere yöneldiğiniz için kötü görünüyor hissine kapılıyorsanız da bu dönemde artık bunun mümkün olmadığını söyleyebilirim. Lcw, koton, defacto gibi gayet güzel tasarımlı ve kaliteli ürün skalasına da sahip olabilen markalar dahi artık online satışta çoğu üründe indirim yapıyor. Aynı zamanda trendyolmilla markası da uygun fiyatlı ve kaliteli ürünlere sahip. Yorumlara bakarak ürünleri seçmek mağazaya gitmekten daha pratik oluyor üstelik. Hem lcw, koton indirimlerinden hem de trendyolmilla'dan alışveriş yapan birisi olarak söylüyorum, çoğu ürünü aldığım fiyat pazarlarda da somut mağazalarda da bulabileceğimden çok daha uygundu.
"Çırpınmayana gökyüzü verilmiyor.."
ben geldim sözlük, merhaba :)
Ulkede yapısı bozuk birçok ailenin parçalanmasına neden olan uygulama. Birkaç bölüm esra erol izleyince fark ettim, kaç kadın bu uygulama üzerinden tanıştığı adamla kaçmış, ne aile facialarina sebep olmuş gorseniz şaşarsınız
Yarın sınavdan sonra 1.5 ay boş vaktinin olması..
'Yanında baklava gömüyorum' kafa karışıklığı ile birlikte gelebilir, aman dikkat!
Bugün ders çalışırken “arkada fransızca neşeli bi şeyler çalsın bari”den yola çıkarak bir çalma listesine tıkladım fakat bu şarkıya gelince gözlerde hafif bir ıslaklık fark ettim :) meğerse bu şarkının melodisi jake gyllenhall'un demolition filminde son sahnedeki melodiymiş.Meğerse ben aslında o kadar da üzücü olmayan bir şarkıda bu yüzden bu kadar üzülmüşüm.
listeyi hazırlayan arkadaş,buna hakkın yoktu.Umarım senin de kırmızı balık şarkısıyla alakalı üzücü çağrışımların olur da,çevrendeki herkes güle oynaya kırmızı balık'ı mırıldanırken sen bir köşeye kısılıp hüzünlenirsin.
listeyi hazırlayan arkadaş,buna hakkın yoktu.Umarım senin de kırmızı balık şarkısıyla alakalı üzücü çağrışımların olur da,çevrendeki herkes güle oynaya kırmızı balık'ı mırıldanırken sen bir köşeye kısılıp hüzünlenirsin.
konfor alanından çıkmadıkça kendinin kölesi olacaksın.
Seni ben gibi seven biri...
Yumurta mi tavuktan çıktı yoksa tavuk mu yumurtadan
Özellikle 20. yy ve sonrasında dünyaya gelmiş insanların ister okumuş ister okumamış olsunlar çok ama çok büyük bir kısmının göz ardı ettiği bir nokta var ki o da bilginin değeri yani epistemolojisi.
Son 1 asırdır yaşayan insanlar, ne yazık ki bilgiyi pozitivist yaklaşımdan ibaret sanar. Dini bilgi diye bir şeyse yoktur. Bilginin kaynağı ise 3 çeşittir; dördüncüsü yoktur. Sahip olduğumuz tüm bilgi birikimi, uygarlık, tarih ve kültür bu 3 dayanak ile kaimdir:
1. Akıl
2. Sezgi/ nakil/ vahiy/ ilham (nasıl isimlendirilmişse)
3. Duyular/ deneyler/ tecrübe
Bu kaynaklara nasıl yaklaşıldığı, hangilerine ne gibi şüpheler duyulduğu, dışlanıp kabul gördüğü vb. Onaylanıp onaylanmadığına dair izlenecek metotlar ise çeşitli felsefi görüşlerin alanıdır. (Sezgicilik, akılcılık, ampirizm, pragmatizm, dualizm, nihilizm, sensualizm, pozitivizm, egzistansiyalizm vb uzar da uzar.)
Evvela şunu kabul etmek gerekir ki, “ispat” denilen olgunun ölçütleri de belli dinamiklere göre işler ve eğer siz ispat sözcüğünden yalnızca laboratuvar çıkışlı bir belge ve makale anlıyorsanız meseleye çok kısır bakıyorsunuz demektir. Ha “ben hobi olarak yine de böyle bakacağım, ille de böyle ispat ararım.” Diyorsanız o zaman şunu söylerim ki, tarih boyunca hiçbir filozof ya da bilim adamı ispatı ispatlayamadı. Yani bugün hala kesin bir yorum gelmiş değil.
Modern bilim dediğimiz pozitivist/ pragmatist bilgi kümesi duyuları ve aklı kabul edip sezgiciliği dışlayan bir kümülatiftir. Ancak duyu yani deney denilen bilgi kaynağına da, akla da sınırlar çizmiştir; bunların da yalnızca bir kısmını, belli şartlar altında kabul etmiştir. “Bilim, tek bilgidir, tek bilgi otoritesidir.” Demekse Einstein'ın e=mc2'si başta olmak üzere özel ve genel göreliliği aslında yoktur demektir. Zira o, tüm bu modern fiziği yalnızca düşünce deneyleriyle bulmuştu. Bu sebeple şüpheyle yaklaşılacak ilk olgu bilimsel bilginin değeridir.
Bilgiye ve kaynağına her kim sınır çizmeye kalkmışsa, her kim yalnızca pragmatik sonuçları kabul etmişse (uçak uçuyor demek ki bilim hak; telefon çalışıyor demek ki bilim hak, elektrik bilim olmasa olmazdı, demek ki tek gerçek bilim) şüpheyle yaklaşılması gereken ilk odur.
Din denilen bilgi ve inançlar kümesi ise biraz karmaşık bir mesele. Tek tanrılı dinlerin vahiy ve nakil kaynaklı olması (iki önceki paragrafa parantez içinde koyduğumuz arkadaşlar vahiyi kabul etmedikleri için yalnızca nakil derler, önemli değil sonuç aynı) bilgi sözcüğüne yüklediğimiz anlamı bütünüyle değiştirir. Zira tüm bilgi kaynakları sınır çizilmeksizin kullanıma açıktır ve kullanılır. Ancak dinler (her üçü de) şöyle bir ön ikazla var ederler kendilerini: tek hakiki kaynak vahiydir ve akıl ve duyu yalnızca buna yardımcı olmak, açıklamak ve yüceltmek için vardır. Bunu kabul etmek içinse geçilecek tek köprü inanç köprüsüdür. İnandığımız taktirde dindar oluruz. İnanmaz isek dönemin şartlarına göre kafir, dinsiz, zındık, ateist artık neyse. Kelimeler çok önemli değil.
Doğası gereği merkeze vahiy konulan bir bilgi -ki bu bilgi asırlar boyunca hiçbir şekilde değiştirilemez; ancak yorumlanarak var olabilir. Yeni ahit ve Kuran'da evrenin 6 günde yaratıldığının söylenmesi 20. Yüzyılda bigbang teorisi geliştirdiğinde uzay-zamanın şimdiye kadar 6 farklı evrede geçtiğinin belirlenmesiyle yeni bir yoruma kavuşur. Kuran'da 7 kat gök ifadesi atmosferin 7 tabakasına işaret edebileceği gibi güneş sisteminin de 7 evresine işaret edebilir. Bilimsel bilginin açtığı yol; vahiyle desteklenmişse bize yalnızca pragmatik/ pratik ve teknik bilgi değil, aynı zamanda hayatımıza bir anlam bilgisi de yükler.
Kutsal kitaplarda belirli nesnelerin ve sayıların ilginç bir şekilde kullanımı zaten ilk okuyuşta bile bunların metaforik/ alegorik/ icazlı yapısına bizleri yönlendirebilir. Burada akıldan hiçbir zaman çıkarılmaması gereken nokta delilin müddeadan hafi olamayacağıdır. Bu bütün vahiy için geçerli evrensel bir dil kuralıdır. Basit bir örnek: “güneş döner” ayette geçen bu ifadenin nihai amacı bu bilginin veya bu oluşun yaratıcının kudretini yansıtmasıdır. Eğer ayette “güneş falanca şekilde döner, şu evreleri izler, galaksinin etrafında şu noktalar çevresinde falanca amaçla döner; bakın rabbinizin kudretine!” Denilse İdi:
1. Evvela yaratıcının kudreti güneşin dönmesi bilgisinin yanında gölgede kalacaktı ve insanlar yaratıcıdan ziyade güneşe bir ilgi-alaka duyacaktı.
2. İnsanın aklını kullanma ve merak etme kabiliyetleri ellerinden alınmış olacak ve önlerine hazırdan kullanıma açık pragmatik bilgi sunulacaktı. (Ayette falanca şekilde şunu yaparsanız elektrik ortaya çıkar bunu şu şu amaçla kullanabilirsiniz dense, insan ve medeniyet gelişimi/ tekamülü diye bir şey olmaz; bir kutsal kitap iner inmez insan medeniyeti nihai mertebesine ulaşırdı.)
3. Kutsal kitaplar cilt cilt olacak ve olağanüstü açık bilgiden dolayı karmaşa yaşanacaktı çünkü o dönemin insanları ve uygarlığı bir anda bu kadar zihinsel gelişimi kaldıramazdı. Neticede insanın ve insanlığın da bir kapasitesi var.
Bütün Bunlar kutsal kitap denilen içeriklerin alegorik ve metaforik olmasını zorunlu kılar. Çünkü dinin amacı insanları fennen ve bilimsel açıdan zirveye taşımak değildir ve insanın birey olarak (herkesin şahsi olarak) nihai amacı fennen, ilmen, mesleken artık işi ne ise tekamül ederken (gelişim sağlarken) buna bir anlam yüklemesidir. Ve anlam yüklemek psikolojik açıdan bir insanda zorunludur.
Burası çok önemli!!! Bugün eğer var olan bir bilimsel bilgi var ise bir de var olmayan gelecekteki bilimsel bilgiye duyulan inanç ve bu var olmayana karşı yüklenmiş bir anlam vardır ve bu sonuca ulaştığında bize yalnızca teknik ve medeni ilerleme katacaktır. Sonuçta insanüstüne inanmayan, bilime inanır ama bilim “nasıl” sorusunu cevaplayıp “neden” sorusunu cevaplamadığı için bilime duyulan inanç da faydalıdır ama varoluşsal açıdan anlamsızdır.
Nihayetinde din ile bilim söylemini kıyaslamak saçma. Din ile bilimi, bilim ile felsefeyi; felsefe ile dini; sonra üçünü en son hepsini falan kıyaslamak, birini tercih etmek de dar görüşlülük. Burada birey kendisine hayatının amacını sormalı ve insanüstü bir anlam yüklemek gayesinde ise iman etmeli. Yok insani anlamlar yüklemek isterse iman etmemeli. Herkese saygı var.
Son olarak din seçme/ doğuştan gelen zorunluluk/ içine düşülen coğrafya meselesi var. Bu da önemli: evvela elbette nasıl yetiştirilmiş isek bilinçaltımız buna dayanır. Ama bu kişisel bilinçdışıdır. Ve insan aklı baliğ olduğunda bunu değiştirebilecek özgürlük ve kudrettedir. Bu insanın bireysel hakkıdır ama yalnızca bireysel. Bu toplumsala, coğrafyaya, millete ve tarihe vurulamaz. Örneğin Avrupa hristiyandır nokta. Orada yaşayan insanlar istediğine inanmakta özgürdür. Ama Avrupa hristiyandır. Çünkü bir de kolektif bilinçdışı vardır. Başka entrynin konusu.
Burada en önemli ölçüt doğduğunuz coğrafya ve aile size bir din empoze etmiş olabilir ama bireyin ilk görevi bunu kabul edip reddetmeden önce bid'attan ayıklamasıdır. Ne demeye çalışıyorum: eğer örneğin müslüman ama ataerkil bir coğrafyada yetişmişseniz ve kadına şiddetin olduğu bir ortamdaysanız, özellikle bu o din ile özdeşleştirilmişse bunu bir ayıklamak görevindesiniz; akabinde ister reddedin ister kabullenin. Günümüzde bu yobaz ve sığ dinlere karşı yobaz ve sığ inkarlar çok sıklaştı. Yobaz dindarlığa karşı yobaz dinsizlik. İkisinin pek de bir farkı yok. Komik olan herkesin kendini cehaletle savaşıyor sanması.
Konuyu çok boyutlu incelemek istedim, amacım basit görünen şeyleri bir nebze olsun açıklayabilmekti, umarım faydası dokunmuştur.
Son 1 asırdır yaşayan insanlar, ne yazık ki bilgiyi pozitivist yaklaşımdan ibaret sanar. Dini bilgi diye bir şeyse yoktur. Bilginin kaynağı ise 3 çeşittir; dördüncüsü yoktur. Sahip olduğumuz tüm bilgi birikimi, uygarlık, tarih ve kültür bu 3 dayanak ile kaimdir:
1. Akıl
2. Sezgi/ nakil/ vahiy/ ilham (nasıl isimlendirilmişse)
3. Duyular/ deneyler/ tecrübe
Bu kaynaklara nasıl yaklaşıldığı, hangilerine ne gibi şüpheler duyulduğu, dışlanıp kabul gördüğü vb. Onaylanıp onaylanmadığına dair izlenecek metotlar ise çeşitli felsefi görüşlerin alanıdır. (Sezgicilik, akılcılık, ampirizm, pragmatizm, dualizm, nihilizm, sensualizm, pozitivizm, egzistansiyalizm vb uzar da uzar.)
Evvela şunu kabul etmek gerekir ki, “ispat” denilen olgunun ölçütleri de belli dinamiklere göre işler ve eğer siz ispat sözcüğünden yalnızca laboratuvar çıkışlı bir belge ve makale anlıyorsanız meseleye çok kısır bakıyorsunuz demektir. Ha “ben hobi olarak yine de böyle bakacağım, ille de böyle ispat ararım.” Diyorsanız o zaman şunu söylerim ki, tarih boyunca hiçbir filozof ya da bilim adamı ispatı ispatlayamadı. Yani bugün hala kesin bir yorum gelmiş değil.
Modern bilim dediğimiz pozitivist/ pragmatist bilgi kümesi duyuları ve aklı kabul edip sezgiciliği dışlayan bir kümülatiftir. Ancak duyu yani deney denilen bilgi kaynağına da, akla da sınırlar çizmiştir; bunların da yalnızca bir kısmını, belli şartlar altında kabul etmiştir. “Bilim, tek bilgidir, tek bilgi otoritesidir.” Demekse Einstein'ın e=mc2'si başta olmak üzere özel ve genel göreliliği aslında yoktur demektir. Zira o, tüm bu modern fiziği yalnızca düşünce deneyleriyle bulmuştu. Bu sebeple şüpheyle yaklaşılacak ilk olgu bilimsel bilginin değeridir.
Bilgiye ve kaynağına her kim sınır çizmeye kalkmışsa, her kim yalnızca pragmatik sonuçları kabul etmişse (uçak uçuyor demek ki bilim hak; telefon çalışıyor demek ki bilim hak, elektrik bilim olmasa olmazdı, demek ki tek gerçek bilim) şüpheyle yaklaşılması gereken ilk odur.
Din denilen bilgi ve inançlar kümesi ise biraz karmaşık bir mesele. Tek tanrılı dinlerin vahiy ve nakil kaynaklı olması (iki önceki paragrafa parantez içinde koyduğumuz arkadaşlar vahiyi kabul etmedikleri için yalnızca nakil derler, önemli değil sonuç aynı) bilgi sözcüğüne yüklediğimiz anlamı bütünüyle değiştirir. Zira tüm bilgi kaynakları sınır çizilmeksizin kullanıma açıktır ve kullanılır. Ancak dinler (her üçü de) şöyle bir ön ikazla var ederler kendilerini: tek hakiki kaynak vahiydir ve akıl ve duyu yalnızca buna yardımcı olmak, açıklamak ve yüceltmek için vardır. Bunu kabul etmek içinse geçilecek tek köprü inanç köprüsüdür. İnandığımız taktirde dindar oluruz. İnanmaz isek dönemin şartlarına göre kafir, dinsiz, zındık, ateist artık neyse. Kelimeler çok önemli değil.
Doğası gereği merkeze vahiy konulan bir bilgi -ki bu bilgi asırlar boyunca hiçbir şekilde değiştirilemez; ancak yorumlanarak var olabilir. Yeni ahit ve Kuran'da evrenin 6 günde yaratıldığının söylenmesi 20. Yüzyılda bigbang teorisi geliştirdiğinde uzay-zamanın şimdiye kadar 6 farklı evrede geçtiğinin belirlenmesiyle yeni bir yoruma kavuşur. Kuran'da 7 kat gök ifadesi atmosferin 7 tabakasına işaret edebileceği gibi güneş sisteminin de 7 evresine işaret edebilir. Bilimsel bilginin açtığı yol; vahiyle desteklenmişse bize yalnızca pragmatik/ pratik ve teknik bilgi değil, aynı zamanda hayatımıza bir anlam bilgisi de yükler.
Kutsal kitaplarda belirli nesnelerin ve sayıların ilginç bir şekilde kullanımı zaten ilk okuyuşta bile bunların metaforik/ alegorik/ icazlı yapısına bizleri yönlendirebilir. Burada akıldan hiçbir zaman çıkarılmaması gereken nokta delilin müddeadan hafi olamayacağıdır. Bu bütün vahiy için geçerli evrensel bir dil kuralıdır. Basit bir örnek: “güneş döner” ayette geçen bu ifadenin nihai amacı bu bilginin veya bu oluşun yaratıcının kudretini yansıtmasıdır. Eğer ayette “güneş falanca şekilde döner, şu evreleri izler, galaksinin etrafında şu noktalar çevresinde falanca amaçla döner; bakın rabbinizin kudretine!” Denilse İdi:
1. Evvela yaratıcının kudreti güneşin dönmesi bilgisinin yanında gölgede kalacaktı ve insanlar yaratıcıdan ziyade güneşe bir ilgi-alaka duyacaktı.
2. İnsanın aklını kullanma ve merak etme kabiliyetleri ellerinden alınmış olacak ve önlerine hazırdan kullanıma açık pragmatik bilgi sunulacaktı. (Ayette falanca şekilde şunu yaparsanız elektrik ortaya çıkar bunu şu şu amaçla kullanabilirsiniz dense, insan ve medeniyet gelişimi/ tekamülü diye bir şey olmaz; bir kutsal kitap iner inmez insan medeniyeti nihai mertebesine ulaşırdı.)
3. Kutsal kitaplar cilt cilt olacak ve olağanüstü açık bilgiden dolayı karmaşa yaşanacaktı çünkü o dönemin insanları ve uygarlığı bir anda bu kadar zihinsel gelişimi kaldıramazdı. Neticede insanın ve insanlığın da bir kapasitesi var.
Bütün Bunlar kutsal kitap denilen içeriklerin alegorik ve metaforik olmasını zorunlu kılar. Çünkü dinin amacı insanları fennen ve bilimsel açıdan zirveye taşımak değildir ve insanın birey olarak (herkesin şahsi olarak) nihai amacı fennen, ilmen, mesleken artık işi ne ise tekamül ederken (gelişim sağlarken) buna bir anlam yüklemesidir. Ve anlam yüklemek psikolojik açıdan bir insanda zorunludur.
Burası çok önemli!!! Bugün eğer var olan bir bilimsel bilgi var ise bir de var olmayan gelecekteki bilimsel bilgiye duyulan inanç ve bu var olmayana karşı yüklenmiş bir anlam vardır ve bu sonuca ulaştığında bize yalnızca teknik ve medeni ilerleme katacaktır. Sonuçta insanüstüne inanmayan, bilime inanır ama bilim “nasıl” sorusunu cevaplayıp “neden” sorusunu cevaplamadığı için bilime duyulan inanç da faydalıdır ama varoluşsal açıdan anlamsızdır.
Nihayetinde din ile bilim söylemini kıyaslamak saçma. Din ile bilimi, bilim ile felsefeyi; felsefe ile dini; sonra üçünü en son hepsini falan kıyaslamak, birini tercih etmek de dar görüşlülük. Burada birey kendisine hayatının amacını sormalı ve insanüstü bir anlam yüklemek gayesinde ise iman etmeli. Yok insani anlamlar yüklemek isterse iman etmemeli. Herkese saygı var.
Son olarak din seçme/ doğuştan gelen zorunluluk/ içine düşülen coğrafya meselesi var. Bu da önemli: evvela elbette nasıl yetiştirilmiş isek bilinçaltımız buna dayanır. Ama bu kişisel bilinçdışıdır. Ve insan aklı baliğ olduğunda bunu değiştirebilecek özgürlük ve kudrettedir. Bu insanın bireysel hakkıdır ama yalnızca bireysel. Bu toplumsala, coğrafyaya, millete ve tarihe vurulamaz. Örneğin Avrupa hristiyandır nokta. Orada yaşayan insanlar istediğine inanmakta özgürdür. Ama Avrupa hristiyandır. Çünkü bir de kolektif bilinçdışı vardır. Başka entrynin konusu.
Burada en önemli ölçüt doğduğunuz coğrafya ve aile size bir din empoze etmiş olabilir ama bireyin ilk görevi bunu kabul edip reddetmeden önce bid'attan ayıklamasıdır. Ne demeye çalışıyorum: eğer örneğin müslüman ama ataerkil bir coğrafyada yetişmişseniz ve kadına şiddetin olduğu bir ortamdaysanız, özellikle bu o din ile özdeşleştirilmişse bunu bir ayıklamak görevindesiniz; akabinde ister reddedin ister kabullenin. Günümüzde bu yobaz ve sığ dinlere karşı yobaz ve sığ inkarlar çok sıklaştı. Yobaz dindarlığa karşı yobaz dinsizlik. İkisinin pek de bir farkı yok. Komik olan herkesin kendini cehaletle savaşıyor sanması.
Konuyu çok boyutlu incelemek istedim, amacım basit görünen şeyleri bir nebze olsun açıklayabilmekti, umarım faydası dokunmuştur.
Gerçekçiliği ne kadar az olsa da koca bir neslin doktorluk hayali kurmasına neden olmuştur. Birçok insana beyin cerrahisini sevdirmiştir :D Ve kabul edelim eğlenceli geliyordu o zamanlar çok gömmeye gerek yok :D
dismenore🥺 yani diğer adıyla adet sancısı.. kadın arkadaşlarım çok iyi bilir “keşke ölsem şu an” dedirten bir acıdır. bir de ağrı başlamadan önce hissedilen o huzursuzluk ve mide bulantısı insanı mahveder
Instagramda dün bir arkadaşımın hikayesinde gördüğüm yazıdan uzun bir alıntı yapacağım.
Mitler ve bir zamanlar bir biçimde yaşanmış, aynı zamanda hep yaşanan olaylardır. Evet insanlar her zaman mitler yaratmıştır. Çünkü insanlar daima anlam arar bir şeyleri bir nedene bağlamak ister. Çünkü insan doğadaki acılarla zorluklarla kaygılarla yüzleşmek ister. Çünkü hayvanlar gibi sadece o anı yaşamaz yada diğer canlılar gibi ölüm bilincinden mahrum değildir. Geçmişten elem, hüzün; gelecekten endişe, korku duyar. Bulunduğu koşulları sorgular, kendi türünün ve diğer canlıların durumlarından etkilenir. Hiçbir fok ise fok balıkları çok yalnız demez :) İşte mitler ve dinler tam bu noktada devreye girer. Hayatı açıklar, içimizi ısındırır. Hayatın sorunlarına çare bulması, insanın doğasına hitap etmesi kafidir. Gerçek ve doğru olması önemli değildir, etkili ve tedavi edici olsa yeterlidir. Tek gereği o zamandaki insanların hayatında yer alabilmesidir. Logosu tamamlar. Logosta akıl, mantık, yarar esas iken mitosta ise kutsal, merhamet, empati sağlar. Logos totalitarizminin görüldüğü ve mitosun eksikliğinde ortaya çıkan modern mitlerin ise 20.yy'da ne kadar büyük tahribata yol açtığını tarihte yazılıdır. Mitlerin basit zevk ve eğlenceden ziyade hayatı anlamlandırdığını ne acı gösterdi. Ayrıca insana 21.yy'da hem akla hem kalbe hitap eden insaniyet-i kübra olan İslamiyet'in ne kadar elzem olduğunu bildiriyor.
Mitler ve bir zamanlar bir biçimde yaşanmış, aynı zamanda hep yaşanan olaylardır. Evet insanlar her zaman mitler yaratmıştır. Çünkü insanlar daima anlam arar bir şeyleri bir nedene bağlamak ister. Çünkü insan doğadaki acılarla zorluklarla kaygılarla yüzleşmek ister. Çünkü hayvanlar gibi sadece o anı yaşamaz yada diğer canlılar gibi ölüm bilincinden mahrum değildir. Geçmişten elem, hüzün; gelecekten endişe, korku duyar. Bulunduğu koşulları sorgular, kendi türünün ve diğer canlıların durumlarından etkilenir. Hiçbir fok ise fok balıkları çok yalnız demez :) İşte mitler ve dinler tam bu noktada devreye girer. Hayatı açıklar, içimizi ısındırır. Hayatın sorunlarına çare bulması, insanın doğasına hitap etmesi kafidir. Gerçek ve doğru olması önemli değildir, etkili ve tedavi edici olsa yeterlidir. Tek gereği o zamandaki insanların hayatında yer alabilmesidir. Logosu tamamlar. Logosta akıl, mantık, yarar esas iken mitosta ise kutsal, merhamet, empati sağlar. Logos totalitarizminin görüldüğü ve mitosun eksikliğinde ortaya çıkan modern mitlerin ise 20.yy'da ne kadar büyük tahribata yol açtığını tarihte yazılıdır. Mitlerin basit zevk ve eğlenceden ziyade hayatı anlamlandırdığını ne acı gösterdi. Ayrıca insana 21.yy'da hem akla hem kalbe hitap eden insaniyet-i kübra olan İslamiyet'in ne kadar elzem olduğunu bildiriyor.
"ayşegül bak sen beni maaşa bağla sen bana bak ben seni seveyim çok basit.sigortamı yaparsın akbilimi cebime koyarsın tamamdır bu iş ondan sonra bütün işim gücüm seni sevmek olur. poyraz karayel profesyonel aşık nasıl? hem öyle sabah 8 akşam 5 falan da değil 24 saat seveceğim uyurken bile düşünsene, acı çektirmek istiyorsan onu da çekeriz ama extra mesaiye girer. istersen platonik aşık bile olurum ama o çift maaş olur haberin olsun."
Kitaplar..
İyi ki değiştirebiliyorlar
İyi ki değiştirebiliyorlar
kargo
neden bekliyorsun?
bu sözlük, duygu ve düşüncelerini özgürce paylaştığın bir platform, hislerini tercüme eden özgür bilgi kaynağıdır.
katkıda bulunmak istemez misin?
